May 16
İlk gençliğini yaşarken terkedilen nice delikanlıya verdim bu nasihatı ; “En büyük aşk son aşktır üzme kendini unutursun” diye. İşin garibi inanırdım da bu söylediğime. Ama öyle zamanlar gelir ki kendi sözlerin kendine yavan gelir.
Kendimize itiraf edemediğimiz suçlarımız, günahlarımız ve yalanlarımız vardır ya hani! Sanırım bu nasihat da öyle bir itiraf edememe.
Olmuyor!
İnsan kimi aşklarının üzerine aşk koyamıyor. Hiç bir kadın O’nun yerini tutmuyor. Nice deli, doludizgin, dörtnala aşklara savursan da yüreğini kimilerinin yerini hiç kimseler dolduramıyor.
İtiraf ediyorum çocuklar; Ergin sana, Onur sana ve Çağrı sana… Olmuyor kimi aşkların yerini hiç bir yeni aşk tutmuyor.
En büyük aşk son aşk değil. En büyük aşk üzerine aşk koyamadığınız aşktır.
May 09
Dimağımdaki düşünceleri dost sohbetlerinde dile getiririm çokluk. Oysa yazmak gerek..
22 yaşında bir delikanlı ile “aşk” a dair bir sohbetimizin konusudur tinsel ve tensel aşk. Yememiş içmemiş kerata ben uyuduktan hemen sonra kendi bloğuna yazmış benden feyz aldıklarıyla kendi hissettiklerini. Öyle güzel yazmış ki bir iki kelam etmesen üzerine eksik kalır gibime geldi. O yüzdendir bu yazılanlar.
Tanrıya olan aşktır tinsel aşk ki aşkların en güzelidir. En karşılıksız en saf olanıdır. Korkudan değil yalnız ve bir tek sevgiden beslenir bu aşkın damarları. Asıl aşktır. Kaybetme kaygısından ziyade daha fazla yakınlaşamamaktır bu aşktaki kaygı. Tıpkı Yunus’un ki gibi, tıpkı Mevlana’nın ki gibi.
Yürümeyi öğrenir tensel aşkta insanoglu. Lakin tinsel aşk koşmaktır tanrıya. Bir tene bir ölümlüye beslenen çokluk gelip geçici sevdalardır tensel aşk. Öylesine hatta bazen ölesine sevmektir. Oysa bittiği yerde burasıdır. En ölümsüz aşkın isimleri bile tanrıya kavuştu sonunda. Mecnun gibi, Ferhat gibi, Tahir gibi.
Yanılsamalar da olur tensel aşkta. Sevdiği kadını tanrıyı sevdiği gibi sevdiğini sanar insan. İnanır da buna. Oysa en terkedilmiş anımızda bile tanrıdan başka kimse olmaz yanımızda.
Tensel aşk sanrıların aşkıdır, tinsel aşk gerçek aşktır.
“İnsanı eşsiz kılan nedir ?
Savaşları kazanmak, ödüller almak mı ? Hayır.
Bir insanı sıradanlıktan çıkartan şey; Kimi sevdiğidir, sevdiği için ne yaptığı ve kim tarafından sevildiğidir.” Oz
Oca 27
En sevmediğim teknoloji ürünüdür cep telefonu. Yurdum insanı ise pek bi bayılır cep telefonu teknolojilerine. Hatta geçtiğimiz günlerde bi yerde okudum dünyada cep telefonuna en çok para harcayan 3. ülke olmuşuz. Maaşallah. (Ayranı yok içmeye tahterevan ile gider s……)
Hep uzak durdum cep telefonundan ve onun salak teknolojilerinden. Gprs, wap, polifonik, kamera, sms, edge, ot b.k .. Ayının sevmediği ot burnunun dibinde bitti. Apple telefon çıkardı. Apple’cıyız ya iphone’ u kapan getiriyor. Unlocked, jailbreak, 1.1.2 1.1.3 kırdım, kıramadım , update ettim eyvah.
Bu günlerde beni göremiyorsanız bir yerlerde, bilinizki Ankara’da iphone kırmakla meşgulum.
Eki 27

Oyundan çıkar çıkmaz yazmam gerekirdi. Tüm sıcaklığı Tunalı Hilmi’nin korna sesi ile sıkıştırılmış sokaklarında kaybolup gitti.
Ben mi çok üstüme alınıyorum yoksa hayat mı durmaksızın üzerine geliyor takıntılarımın. Bilmiyorum… Sıkıştırılmış sahte yaşamınızdan bir parça vakit çalabilirseniz bu oyunu izlemelisiniz.
Ancak seyirciye katılmayın, bırakın gülüşmelerinin arasında kaybosun gözyaşlarınız; gözyaşlarım gibi…
Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.
…
Orda bir dağ var, uzakta
O dağ bizim dağımızdır.
İnmesek de, çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır.
…
Eki 09

Demir Ökçe’sini biliyordum London’ın. 18 li yaşların uçarı zamanlarında ne coşkuyla okuduğumu hatırlıyorum. Hak adalet ve hatta sosyalizm vurgularıyla nasıl da etkilenmiştim. Başka kitabını okumamıştım. Geçen haftaya kadar…
Kendimi bildim bileli “tropik bir ada ve yalnız başıma yaşama” ütopyam vardı. Mümkün olmasa da seviyordum bu ütopyamı. Seviyordum çünkü orada “huzur” bulacaktım. HUZUR ne değerli şey benim hayatımda. Benim gibi takıntılı biri için ne çok şey demek… Bunu yalnız ve birtek ben bilebilirim. Kimsenin anlamasını da beklemiyorum. -Zaten ne oluyorsa hep benim anlaşılamamdan oluyor ya neyse bunu geçelim-
Okuyacak bi şey bulamamaktan başlamıştım Martin Eden’i okumaya. (ne ahmaklık ama) Sonra roman’ın kahramanıyla olan benzerliklerimize gülümsemeye başladım. Gittikçe trajikleşmeye başlamıştı düşünsel benzerliklerimiz. Kitap “şaka” gibi gelmeye başlamıştı bana. Ne ki kitap hakkında yazılan tanıtım yazısına göz atıncaya kadar. Jack London’ın otobiyografik romanıymış.
Martin (ya da Jack) sonunda huzur bulabileceği neredeyse benimkinin tıpkısı olan ütopyasına yol almaya başladığında aynı huzur beni de sarmalamaya başlamıştı.
…
Refah Partisi’nin popüler olduğu zamanlarda otomobillerin arka camında sıkça görürdüm o yazıyı “HUZUR İSLAMDA” Şimdi bir etiketçi arıyorum. Arabamın arka camına yapıştırmak için “HUZUR ÖLÜMDE sanırım” yazısını…
<<'Aşırı yaşama sevgisinden,
Ümit ve korkudan kurtularak,
Tanrılara, her ne iseler onlar
Kısaca bir şükran sunarız
Ki hiç bir yaşam sonsuza dek sürmez;
Ki ölüler asla dirilmez;
Ki en yorgun ırmak bile
Güvenle denize döner bir yerde’>>
9 Ekim 2007 23.22
Son Yorumlar